“Türkiye’de iktidarlar değişse bile muhalifleri bastırma, sürgün etme, hapse atma, itibarsızlaştırma, toplumsal olarak hedef gösterme ve gerektiğinde şiddete maruz bırakma pratiklerinin farklı dönemlerde benzer biçimlerde tekrarlandığı görülüyor” İsa Turan yazdı…
İttihat ve Terakki’nin 1909’daki darbede önemli rol oynayan Hareket Ordusu’nu (“isim babasının Mustafa Kemal” olduğu söyleniyor) yöneten ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan ederek kilit bir askerî otorite hâline gelen Mahmut Şevket Paşa, İttihat ve Terakki’nin Ocak 1913’te gerçekleştirdiği hükümet darbesinin ardından sadrazamlığa getirildi.
Ancak Mahmut Şevket Paşa’nın daha sonra bağımsız hareket etmek istemesi ve İttihat ve Terakki’nin baskısından hoşnut olmaması, iki taraf arasındaki ilişkilerin giderek bozulmasına yol açtı. Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913’te uğradığı suikastın ardından İttihatçılar, suikastın arkasında muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyelerinin bulunduğunu ileri sürdüler. İttihat ve Terakki, suikastı bilerek engellemediği yönündeki iddialara rağmen bu olayı muhalefeti tasfiye etmek için bir fırsata dönüştürdü.
Suikastı bahane ederek ülkede olağanüstü tedbirler uygulandı; başta Hürriyet ve İtilaf Fırkası olmak üzere muhalif çevreler üzerindeki baskı artırıldı, muhalif dernek ve örgütler kapatıldı, yüzlerce muhalif Sinop’a sürgün edildi ve bazı muhalif liderler idam edildi. Böylece siyasal muhalefet büyük ölçüde etkisiz hale getirildi. Bu sürecin ardından İttihat ve Terakki’nin Enver, Talat ve Cemal Paşaların ön plana çıktığı “Üç Paşalar” dönemi başlamış oldu.
Türkiye’de iktidarlar değişse bile muhalifleri bastırma, sürgün etme, hapse atma, itibarsızlaştırma, toplumsal olarak hedef gösterme ve gerektiğinde şiddete maruz bırakma pratiklerinin farklı dönemlerde benzer biçimlerde tekrarlandığı görülüyor.
Bu nedenle söz konusu örnekleri yalnızca birbirinden bağımsız ve tesadüfi olaylar olarak değerlendirmek yeterli değildir. Farklı dönemlerde, farklı aktörler tarafından ve farklı siyasal koşullar altında ortaya çıksalar da, muhalifleri dışlayan ve onları “tehdit”, “hain”, “düşman” ya da “milli değerlere karşı” olarak kodlayan benzer bir siyasal linç mekanizmasının yeniden üretildiği görülmektedir.
Elbette her dönemi ve her aktörü birbirinin aynısı kabul etmek doğru değildir. Baskının araçları, kapsamı ve siyasal bağlamı değişmektedir. Ancak değişmeyen temel mesele, muhalefeti meşru bir siyasal unsur olmaktan çıkarıp bir “tehdit” olarak gösteren anlayışın farklı dönemlerde yeniden ortaya çıkmasıdır.
Asıl üzerinde durulması gereken de budur: İktidarlar değişirken, muhalifleri düşmanlaştıran ve toplumsal linci meşrulaştıran siyasal kültür neden bu kadar kalıcı olabiliyor? Sorun yalnızca belirli iktidarların uygulamalarından ibaret değil; aynı zamanda farklı dönemlerde yeniden üretilen daha derin bir siyasal zihniyet ve devlet-toplum ilişkisinin sonucudur.
Sabahattin Ali’nin 1932’de kaleme aldığı ve siyasal iktidarı ağır biçimde eleştiren “Memleketten Haber” şiiri, bu sürekliliği anlamak açısından çarpıcı bir örnektir. Şiirde memleketin haline, siyasal düzene, adalete, meclise ve yöneticilere ilişkin sert sorular soruluyordu. Şiirin yayımlanması ya da okunması etrafında oluşan süreç sonunda Sabahattin Ali tutuklandı, yargılandı ve hapis cezasına mahkûm edildi. Dönemin resmî suçlaması, şiirde dönemim cumhurbaşkanına ima yoluyla hakaret edildiği yönündeydi.
Burada asıl dikkat çekici olan yalnızca bir şairin hapse atılması değildir. Daha önemli olan, iktidarı eleştiren bir sesin nasıl siyasal ve toplumsal bir tehdit olarak konumlandırılabildiğidir. Sabahattin Ali’nin soruları, iktidarın politikalarını tartışan meşru bir yurttaşın soruları olarak görülmek yerine, devlet otoritesine yöneltilmiş bir saldırı olarak ele alınmıştır. Böylece siyasal eleştiri ile “devlete düşmanlık” arasındaki sınır bilinçli biçimde ortadan kaldırılmıştır.
Bugünden geriye baktığımızda, bu mekanizmanın farklı biçimlerde yeniden ortaya çıktığını görüyoruz. Bugünün muhalifi artık yalnızca “iktidarı eleştiren” olarak tanımlanmayabiliyor; kolaylıkla “hain”, “terör destekçisi”, “milli değerlere karşı”, “devlet düşmanı” ya da “ülkenin çıkarlarına zarar veren” biri olarak kodlanabiliyor. Böylece siyasi tartışmanın konusu, muhalifin söylediklerinin doğruluğundan çıkıp muhalifin meşru bir aktör olup olmadığına dönüşüyor.
Tam da bu noktada Sabahattin Ali’nin hikayesi günümüze bağlanıyor. Aradan geçen yaklaşık bir asır, siyasal sistemleri, aktörleri ve baskı araçlarını değiştirmiş olsa da, muhalefeti meşru bir siyasal unsur olarak kabul etmek yerine onu ahlaki ve milli bir tehdit şeklinde gösterme eğilimi bütünüyle ortadan kalkmış değil. Dün bir şiir, bir eleştiri ya da bir yazı üzerinden kurulan baskı mekanizmalarının bugün de bir skeç üzerinden ve farklı hukuki, siyasi ve toplumsal araçlarla kurulabilmesi, meselenin yalnızca tek tek iktidarların uygulamalarından ibaret olmadığını düşündürüyor. Üstelik Sabahattin Ali örneğinde baskı yalnızca mahkeme ve hapishane ile sınırlı kalmadı. Eserleri daha sonraki yıllarda toplatıldı ve dağıtımları yasaklandı; kendisi ise yaşadığı baskılar, soruşturmalar ve tehditler nedeniyle giderek daha ağır bir siyasal ortamın içine sürüklendi. 1948’de yurtdışına çıkmaya çalışırken öldürüldü.
Bu nedenle “Memleketten Haber” yalnızca geçmişte kalmış bir siyasal taşlama değildir. Şiirin bugün hala anlamlı olmasının nedeni, Sabahattin Ali’nin geleceği öngörmüş olması değil; Türkiye’de iktidar ile muhalefet arasındaki ilişkinin temel bir sorununu görünür kılmasıdır: İktidarı eleştiren kişi ne zaman rakip olmaktan çıkarılıp düşmana dönüştürülüyor?
Asıl süreklilik belki de burada aranmalıdır. İktidarlar değişiyor, ideolojiler değişiyor, kullanılan kavramlar ve baskı yöntemleri değişiyor; fakat muhalifi siyasal toplumun meşru bir parçası olarak görmek yerine onu “tehdit” olarak tanımlayan zihniyet farklı dönemlerde yeniden üretilebiliyor.
Sabahattin Ali’nin “memleketten haber” diye sorduğu soruların bugünkü karşılığı da bu yüzden yalnızca “memleketin hali nedir?” sorusu değildir.
Bugün sorulması gereken daha temel bir soru vardır:
Bu memlekette iktidarı eleştirmek ne zaman ihanete, muhalif olmak ne zaman düşmanlığa, farklı düşünmek ne zaman milli değerlere karşı çıkmak olarak görülmeye başlıyor?
Sorun, iktidarla halklar arasındaki ilişkiyi belirleyen ve muhalefeti meşru bir unsur olmaktan çıkaran daha köklü siyasal kültürdedir.
Sabahattin Ali’nin hikâyesini bugüne taşıyan şey de tam olarak budur: “Memleketten Haber”in soruları değişmiş olabilir; fakat o soruları soran insanın başına ne geldiği meselesi hala memlekettin çoğulcu, eşitlikçi demokrasi sınavlarından biridir.
