“Birlikte hatırlamak, geçmişi korumaktan daha fazlasıdır. Geleceği birlikte kurabilmenin temelidir. Bunun için kendi haritamızı kendimiz çizmek, kendi yolumuzu açmak ve kendi sözümüzü söylemek zorundayız” AABK Eşit Başkanı Filiz Çağlar Selçuk yazdı

Her şeyin kendi içinde bir haritası vardır. Hatta karanlığın ve sessizliğin bile.
İnsan çoğu zaman haritayı görüneni anlamak için çizer. Dağları, nehirleri, yolları, şehirleri ve sınırları işaretler. Oysa hayatın en önemli haritaları çoğu zaman gözle görünen yerlerde değildir. Bazıları insanın hafızasında, bazıları yaşanmış acıların içinde, bazıları söylenmemiş sözlerde, bazıları ise yıllarca süren sessizliklerin ardında saklıdır.
Çünkü hiçbir şey yalnızca göründüğü şey değildir.
Bir insanın yüzünde taşıdığı ifade bazen yılların hikâyesini anlatır. Bir toplumun sessizliği yüzlerce yıllık bir hafızayı taşıyabilir. Bir türkünün içine saklanan acı yalnızca bir ezgi değildir. Bir ağıt yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayın anlatımı değildir. Bunların her biri görünmeyen bir haritanın parçalarıdır.
İnsan kendi içinde de böyle bir harita taşır. Çocukluğu, sevinçleri, korkuları, kayıpları, umutları, karşılaşmaları ve suskunlukları bu haritanın yollarıdır. Bazen bir insanı anlamak için söylediklerine değil, söyleyemediklerine bakmak gerekir. Çünkü insanın gerçek hikâyesi çoğu zaman kelimelerin bittiği yerde başlar.
Toplumlar da insanlar gibidir. Onların da hafızaları, yaraları, korkuları ve anlatılmayı bekleyen hikâyeleri vardır. Bir toplumun bugün neden böyle davrandığını anlamak için yalnızca bugüne bakmak yetmez. Hangi acılardan geçtiğine, hangi korkularla yaşadığına ve hangi sözleri söylemekten çekindiğine de bakmak gerekir.
Çünkü toplumsal hafıza yalnızca kitaplarda yaşamaz. Bir mezarın başında, bir türkünün sözlerinde, bir annenin çocuğuna anlattığı hikâyede, terk edilmiş bir köyün sessizliğinde, bir dergâhın kapısında ve bir meydanın suskunluğunda yaşamaya devam eder. Bazen de hiç kimsenin konuşmadığı bir yerde kendisini gösterir.
Bu yüzden sessizlik basit bir susma hâli değildir. Bazen korkunun, baskının ve çaresizliğin sonucudur. Bazen de yaşananların kelimelere sığmayacak kadar ağır olmasından kaynaklanır. Fakat sessizlik her zaman teslimiyet değildir. Bazen hafızanın kendisini koruma biçimidir.
İnsan söyleyemediğini hatırlayarak taşır. Bir kuşak susar, başka bir kuşak o sessizliğin nedenini aramaya başlar. Böylece suskunluk zamanla soruya, soru ise yeniden söze dönüşür.
Karanlık da böyledir.
Karanlık yalnızca ışığın yokluğu değildir. Aynı zamanda henüz görünür olmayanın alanıdır. Işık çevremizi gösterirken karanlık bizi kendi içimizle baş başa bırakır. İnsan bazen ancak karanlıkta kendisine bakmayı öğrenir.
Toplumların da karanlık dönemleri vardır. Savaşlar, katliamlar, sürgünler, inkârlar, yasaklar ve asimilasyon politikaları hafızada derin izler bırakır. Aradan yıllar geçmesi yaşananların sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Zaman bazı yaraların üzerini örtebilir ama onları hafızadan bütünüyle silemez.
Alevi toplumunun tarihine baktığımızda bunun güçlü örneklerini görürüz. Dergâhların kapatılması, inancın görünmez kılınması, kimliğin baskılanması, erkânların değersizleştirilmesi, dilin ve kültürel hafızanın geriletilmesi yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir. Bunların izleri bugün de toplumsal hafızanın içinde yaşamaktadır.
Bir insanın kendisine “Aleviyim” demekten çekinmesi bu nedenle yalnızca bireysel bir tercih olarak görülemez. Bazen o cümlenin arkasında kuşaklar boyunca aktarılmış bir korku vardır. Bir çocuğa küçük yaşta “Bunu dışarıda söyleme” denildiyse, onun sessizliği yalnızca kendisine ait değildir. O sessizliğin içinde geçmiş kuşakların yaşadığı korkular da vardır.
Bu nedenle kimliği anlamak için yalnızca insanın kendisini nasıl tanımladığına değil, nasıl susturulduğuna da bakmak gerekir. Bir toplumun kendi inancını özgürce ifade edebilmesi de yalnızca hukuki bir hak meselesi değildir. Aynı zamanda hafızasını yeniden kurma ve kendi varlığını kendi sözleriyle tanımlama meselesidir.
Çünkü hafızasını kaybeden toplum zamanla kendi haritasını da kaybetmeye başlar. Kendi yolunu başkasının çizdiği haritadan öğrenen toplum ise bir süre sonra kendi varlığını başkasının tanımladığı biçimde görmeye başlayabilir.
Asıl tehlike burada ortaya çıkar. Bir inancı başkası tanımladığında, o inancın sahibi kendi sesinden uzaklaşabilir. Bir toplum tarihini başkasının diliyle anlatmaya başladığında kendi hafızasının izlerini kaybedebilir. Bir halk kendi acılarını anlatmaktan vazgeçtiğinde ise o acıların üzerine başkalarının hikâyeleri yazılabilir.
Bu nedenle hafıza yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Hafıza, geleceğin yönünü belirleme gücüdür.
Bugün Alevi toplumunun önündeki önemli meselelerden biri kendi hafızasına yeniden sahip çıkabilmektir. Dergâhlarını, erkânlarını, sözlü kültürünü, müziğini, semahını, bağlamasını, ozanlarını ve kuşaktan kuşağa aktarılan değerlerini yalnızca folklorik unsurlar olarak görmekten vazgeçmek gerekir. Çünkü bunların her biri bir toplumun varlık haritasının parçasıdır.
Bu harita kaybedildiğinde yalnızca geçmiş eksilmez. Geleceği kurma iradesi de zayıflar. Kendi geçmişini ve değerlerini bilen toplum, başkasının çizdiği sınırlara mahkûm olmaz. Karanlıktan korkmadan onun içindeki yolları okuyabilir, sessizliğin ardındaki sözleri duyabilir ve geçmişin acılarından geleceğe ilişkin bir bilinç çıkarabilir.
Çünkü her karanlığın içinde bir çıkış yolu, her sessizliğin içinde söylenmemiş bir söz, her hafızanın içinde ise yeniden kurulmayı bekleyen bir gelecek vardır.
Bazen bu harita bir ağıdın içine saklanır. Bazen bir türkünün sesinde duyulur. Bazen bir dergâhın kapısında karşımıza çıkar. Bazen de bir çocuğun sorduğu soruyla yeniden görünür hâle gelir.
Bize düşen, o haritayı başkalarının çizmesine izin vermemektir. Unutulanı hatırlamak, susturulanı yeniden konuşturmak ve parçalanan hafızayı bir araya getirmek bunun ilk adımıdır.
Gelin, sesimize ses katalım. Karanlığın içinde birbirimizin ışığı, sessizliğin içinde birbirimizin sözü olalım. Hafızamıza sahip çıkalım ve bize ait olanı başkasının tanımına bırakmayalım. Geçmişimizi başkasının diliyle değil, kendi hafızamızın sesiyle anlatalım.
Çünkü mesele yalnızca nereden geldiğimizi bilmek değildir. Asıl mesele, nereye ve nasıl gideceğimize kendimizin karar verebilmesidir.
Birlikte hatırlamak, geçmişi korumaktan daha fazlasıdır. Geleceği birlikte kurabilmenin temelidir. Bunun için kendi haritamızı kendimiz çizmek, kendi yolumuzu açmak ve kendi sözümüzü söylemek zorundayız.
Çünkü bir toplumun gerçek özgürlüğü, kendi varlığını başkasının çizdiği sınırlar içinde değil, kendi hafızasının ışığında tanımlayabilmesidir.
Her şeyin kendi içinde bir haritası vardır. Hatta karanlığın ve sessizliğin bile.
Bizim görevimiz yalnızca o haritayı bulmak değildir. Hafızamızdan, acılarımızdan, sözümüzden ve ortak deneyimlerimizden güç alarak onu kendi ellerimizle yeniden çizmektir.
Ve kendi haritamızı çizdiğimiz gün, başkasının çizdiği yollarda kaybolmaktan kurtuluruz.
Âşk ile…
