Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Türkiye’de yürütülen barış ve demokratikleşme tartışmalarına ilişkin kaleme aldığı değerlendirme yazısında, tarihsel travmaların güncel siyasete alet edilmesine karşı çıkarak eşit yurttaşlık ve adalet temelinde ortak gelecek çağrısında bulundu.
HABER MASASI – Geçmişte yaşanan katliamların ve çatışmaların sorumluluğunun tüm halklara mal edilemeyeceğini vurgulayan Mat, Çaldıran Savaşı üzerinden Aleviler ile Kürtler arasında güvensizlik yaratma girişimlerinin kabul edilemez olduğunu ifade etti. Alevilerin barış sürecini yalnızca destekleyen pasif bir kitle değil, kendi özgün talepleri ve temsilcileriyle masada yer alan kurucu bir özne olması gerektiğinin altını çizen Mat, kalıcı huzurun yolunun hakikatle yüzleşmekten ve Demokratik Cumhuriyet idealini hayata geçirmekten geçtiğini belirtti.
Hüseyin Mat’ın Açıklamasının Tam Metni:
“Dün Yaşanan Acılardan Ders Çıkarmak ve Geleceğimizi İnşa Etmek Zorundayız
Anadolu ve Mezopotamya tarihi, yalnızca çatışmaların tarihi değildir. Aynı zamanda yüzyıllarca yan yana yaşamış, birbirinden etkilenmiş ve ortak kültürel alanlar oluşturmuş halkların tarihidir.
Bu topraklarda Türkler, Kürtler, Ermeniler, Araplar, Rumlar ve daha birçok halk; Aleviler, Müslümanlar, Hristiyanlar, Ezidiler ve farklı inanç topluluklarıyla birlikte yaşamıştır. Elbette bu ortak yaşamın içerisinde savaşlar, katliamlar, iktidar mücadeleleri ve ağır adaletsizlikler de yaşanmıştır.
Çaldıran da bu tarihsel gerçekliğin bir parçasıdır.

Ancak tarihsel sorumluluğu bir halkın tamamına yüklemek ile belirli siyasi aktörlerin ve güç odaklarının sorumluluğunu tartışmak aynı şey değildir.
Çaldıran Savaşı, yıllardır Aleviler ve Kürtler arasındaki ilişkiyi tartışmaya açmak için kullanılan tarihsel başlıklardan biri. Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki mücadele, bugün yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, güncel siyasi ayrışmaların malzemesi olarak da yeniden gündeme getiriliyor.
Öncelikle temel bir ilkeyi ortaya koymak gerekir: Geçmişte kim zulmetmiş, katliamlara veya insanlığa karşı suçlara ortak olmuşsa, tarih onu etnik ve inanç kimliğine bakmadan sorgulamalıdır. Hiçbir kimlik, işlenen suçların üzerini örtmek için kullanılamaz.
İdris-i Bitlisî Kürt olduğu için bütün Kürtleri onun tarihsel eylemleriyle özdeşleştirmek ne tarihsel adalettir ne de siyasal olarak kabul edilebilir. Aynı şekilde Yavuz Sultan Selim’in politikalarından dolayı bütün Türkleri suçlamak da aynı derecede yanlıştır.
Bir kişinin etnik veya mezhepsel kimliğinden hareketle milyonlarca insanı tarihsel bir suçun parçası ilan etmek, geçmişi anlamak değil; geçmişi bugünün toplumsal ayrışmalarına taşımaktır.
Bugün Çaldıran’ı örnek göstererek Alevilere, “Kürtlere güvenilmez”, “Kürtlerle ortak mücadele edilmez” mesajı verecek biçimde kullanılması tam da böyle bir siyasal araçsallaştırmadır.
Peki bundan kim yararlanır?
Halkların birbirine güvenmemesinden, ortak mücadele zeminlerinin parçalanmasından ve toplumsal ayrışmanın derinleşmesinden çıkar sağlayan siyasal ve egemenlik ilişkileri.
Çünkü Alevilerin, Kürtlerin, emekçilerin ve demokrasi güçlerinin eşitlik, özgürlük ve adalet temelinde yan yana gelmesi, Türkiye’de yıllardır sürdürülen birçok siyasi ezberi bozabilecek güçlü bir toplumsal potansiyel taşımaktadır.
Fakat bu ortaklaşma, geçmişin acılarını yok saymak anlamına da gelmez.
Alevilerin kolektif hafızasında Kerbela’dan Çaldıran’a, Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’tan Çorum’a, Madımak’tan Gazi’ye uzanan ağır bir tarih vardır. Bu katliamlar yalnızca geçmişte kalmış hadiseler değildir; bugün hâlâ adalet, eşit yurttaşlık ve demokratikleşme taleplerinin temelinde yer alan toplumsal hafızalardır.
Gerçek bir onurlu barış, bu hafızaları susturarak ya da inkar ederek kurulamaz.
Barış; geçmişi unutturmak, acıları önemsizleştirmek veya farklı halkların ve inançların hafızalarını birbirine karşı kullanmak değildir. Barış, geçmişle yüzleşmeyi, mağdurların acılarını tanımayı, tarihsel sorumlulukları açıkça tartışmayı ve bir daha benzer zulümlerin yaşanmaması için demokratik bir ortak zemin kurmayı gerektirir.
Alevilerin aradığı barış, İslam’ın şemsiyesi altında tarihsel iktidar ilişkilerinin yeniden üretilmesi değildir. Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi üzerinden kurulan bir “Türk-Kürt kardeşliği” söylemi de Alevilerin eşitlik ve adalet talebinin karşılığı olamaz.
Alevilerin talebi; herhangi bir inancın, mezhebin, etnik kimliğin ya da siyasi gücün himayesinde yaşamak değil, eşit yurttaşlık, özgür inanç ve demokratik bir düzen içinde kendi kimliğiyle var olmaktır. Barış, himaye değil eşitlik ve özgürlük temelinde kurulmalıdır.
Talebimiz açıktır:
Barış, demokrasi, özgürlük, adalet, laiklik, hukukun üstünlüğü ve gerçek anlamda eşit yurttaşlık.
Yani, Demokratik Cumhuriyet!
Hiçbir inanç diğerinden üstün değildir. Hiçbir etnik kimlik diğerinden daha değerli değildir. Devletin görevi bir kimliği diğerine karşı korumak veya üstün tutmak değil, bütün yurttaşların inancını, kimliğini ve yaşam biçimini eşit biçimde güvence altına almaktır.
Bu nedenle Çaldıran’ı Kürtlerle Alevileri birbirine karşı konumlandırmanın değil, iktidarın tarih boyunca halklar ve inançlar arasındaki farklılıkları nasıl siyasal çatışmalara dönüştürdüğünü anlamanın bir vesilesi haline getirmeliyiz.
İdris-i Bitlisî de Yavuz Sultan Selim de tarihsel eylemleri ve katliamları ortadadır. Fakat onların kimliklerini bugünün halklarına miras bırakmak, tarihsel adalet değil, yeni bir ayrımcılık üretmektir.
Çünkü zulmün kimliği yoktur.
Faşizmin milliyeti yoktur.
Gericiliğin etnik kimliği yoktur.
Emperyalizmin mezhebi yoktur.
Sömürünün dini yoktur.
Katliamın kimliği olmaz.
Aynı şekilde barışın, özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin de tek bir halkı, mezhebi veya inancı yoktur.
Bugün ihtiyacımız olan şey, halkları birbirine düşüren tarih anlatıları değil; ortak acıları, ortak mücadeleleri ve ortak geleceği konuşabilen bir tarih bilincidir.
Alevilerin talebi ayrıcalık değil eşitliktir.
İntikam değil adalettir.
Unutmak değil hakikatle yüzleşmektir.
Bir başkasının himayesi değil, kendi kimliği ve inancıyla özgür ve eşit yurttaş olarak yaşamaktır.
Alevilerin, Müslümanların, Kürtlerin, Türklerin, emekçilerin, devrimcilerin; Kemalistlerin, Atatürkçülerin, vicdan sahibi muhafazakârların, milliyetçilerin ve demokratların ortaklaşabileceği demokratik bir zemin yaratmalıyız.
Farklılıklarımızı inkâr etmeden, ortak değerlerimizde buluşmalı; barışı, adaleti ve kardeşçe bir yaşamı hep birlikte kurmalıyız.
Meselemiz Türk, Kürt, Alevi ya da Müslüman olmak değildir. Asıl mesele, zulüm karşısında nerede durduğumuzdur.
Geçmişin katillerini eleştirmek başka şeydir; onların kimliklerini bugünün halklarına miras bırakmak başka.
Hakikat olmadan yüzleşme, yüzleşme olmadan adalet, adalet olmadan da gerçek bir barış mümkün değildir.
Barışın dili de kimliği de inancı da olmaz.
Barışın ortak zemini insandır.
Hepimiz biliyoruz, zor bir süreçten hep birlikte geçiyoruz. Özellikle barış süreciyle birlikte sorumluluklarımız ve görevlerimiz daha da artmıştır. Bu süreçte yaşanabilecek her türlü ayrışma, kutuplaşma ve karşı karşıya gelme, hepimize çok daha büyük zararlar verecektir.
Çerçeve Yasası kapsamında herkesin kaygılarını ve eleştirilerini dikkate almak, birbirimize sağduyuyla yaklaşmak, saygı duymak, kimseyi ötelemeden kullandığımız dile ve tutumumuza daha fazla özen göstermek zorundayız. Çünkü her eksikliği ve hatayı fırsata çevirmek, süreci sabote etmek isteyenlerin olduğunu unutmamalıyız.
Aleviler, kendi kaygı ve eleştirilerini saklı tutarak değil, bunları açıkça ifade ederek Onurlu Barış’tan yana tutum almaktadır. Eşit yurttaşlık, adalet, hakikat ve toplumsal barış temelinde sürecin yanında ve destekçisidir.
Ayrıca Aleviler, sürecin yalnızca bir parçası değil, öznesi olarak kendi temsilcileriyle aktif biçimde yer almak; kendi adlarına söz kurmak, taleplerini doğrudan dile getirmek ve siyasal iradelerini ortaya koymak istiyorlar. Alevi toplumunun temel talebi, kendi kimliği ve özgün tarihsel hafızasıyla sürecin dışında bırakılmamasıdır. Çünkü barışın yolu yalnızca Amed’den değil; Dersim’den, Hace Bektaş’tan ve Alevilerin yüzyıllardır taşıdığı eşitlik, özgürlük ve birlikte yaşam iradesinden de geçmektedir. Bu nedenle Aleviler, barış ve demokratik çözüm sürecinde kendi kimlikleriyle, kendi temsilcileriyle ve kendi talepleriyle kurucu bir aktör olarak yer almak istiyorlar.
Aksi takdirde, Aleviler, Kalu Belâ’dan bugüne taşıdıkları mücadeleyi; kendi inanç, değer ve özgür iradelerinden taviz vermeden sürdürecektir. Bu yürüyüş, başkalarının çizdiği sınırlar içinde değil, Alevilerin kendi hakikati, iradesi ve değerleri doğrultusunda şekillenecektir. Geçmişten geleceğe uzanan bu mücadele, özgürlük ve eşitlik kararlılığıyla devam edecektir.
Bu kapsamda bugün ihtiyacımız olan; birbirimizi tüketmek değil, farklılıklarımızı koruyarak ortak geleceğimizi birlikte kurmaktır. Başta siyaset kurumu olmak üzere; dilimizi, tutumumuzu ve sorumluluklarımızı buna göre belirlemeliyiz.
Biz, içimizdeki umut çocuğunu yaşatmaya ve
barış demeye devam edeceğiz.
Bozatlı Hızır yardımcımız olsun.
Aşk ile”
