19.8 C
İstanbul
12 Eylül 2026, Cumartesi

Barışın Yasası mı, Siyasetin Yeni Hesabı mı?

Haber Masası
Haber Masası
Aradığımız gerçek, bulduğumuz ve bildiğimiz, güvendiğimiz yegane şey gerçek. Yol TV halkındır ve her dem gerçek!

“Gerçek barış, herkesin kendisini güvende hissettiği bir hukuk düzenidir” AABK Eşit Başkanı Filiz Çağlar Selçuk yazdı✍️

Barışa karşı değiliz; belirsizliğe, dışlanmaya ve barışın siyasi hesaplara kurban edilmesine karşıyız.

Öncelikle açıkça ifade etmek gerekir: Biz barışa karşı değiliz. Tam tersine, kırk yılı aşkın süredir devam eden savaşın sona ermesini, gençlerin ölmediği, insanların toprağa düşmediği, silahların sustuğu ve sorunların demokratik siyaset yoluyla çözüldüğü bir Türkiye’yi savunuyoruz.

Ancak barış istemek, önümüze konulan her düzenlemeyi sorgulamadan kabul etmek anlamına gelmez. Barışın kalıcı, adil ve demokratik olmasını istiyorsak, barış adına yapılan her düzenlemeyi konuşmak, tartışmak ve eleştirmek zorundayız.

Çünkü gerçek barış yalnızca silahların susması değildir. Gerçek barış; hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık, demokratik siyaset hakkı, adalet ve toplumun bütün kesimlerinin kendisini bu sürecin içinde görebilmesiyle mümkündür.

Tam da bu nedenle çerçeve yasaya ilişkin sorular sormak barış karşıtlığı değildir. Aksine, barışın kalıcı olmasını istemektir.

Türkiye, kırk yılı aşkın süren savaşın ardından yeni bir sürecin eşiğinde. Silahların susması, ölümlerin sona ermesi ve demokratik siyasetin güçlenmesi elbette hepimizin isteyebileceği bir sonuçtur. Fakat şimdi asıl mesele, bu sürecin nasıl bir hukuk ve demokrasi düzenine dönüşeceğidir.

TBMM’den geçen düzenleme 12 maddeden oluşuyor ve uygulanması, PKK/KCK’nin fesih ve silah bırakma sürecinin devlet tarafından tespit ve teyit edilmesi gibi koşullara bağlanıyor. Uygulama süresinin de bu teyidin ardından başlaması öngörülüyor.

Peki bu yasanın sınırları nerede başlayıp nerede bitiyor?

Masada olmayanlar ne olacak?

Aleviler bu sürecin neresinde?

Kürt sorununun yalnızca silahlı çatışma boyutunu değil, devletin demokratikleşmesi, eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve farklı kimliklerin anayasal güvence altına alınması gibi boyutlarını konuşmadan gerçek bir toplumsal barış kurulabilir mi?

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Çerçeve yasa metni artık gizli değildir. Metin 5 Ağustos’ta, yani Meclis’e sunulduğu gün kamuoyunun bilgisine sunuldu ve ardından birkaç gün içerisinde komisyon görüşmeleri tamamlanarak 10 Ağustos’ta Genel Kurul’da kabul edildi.

Ancak bir metnin kamuoyuna açıklanmış olması, toplumun o metni gerçekten tartıştığı anlamına gelir mi?

Beş gün içinde, Türkiye’nin kırk yılı aşkın süren savaşının ardından hazırlanmış, kapsamı ve sonuçları itibarıyla son derece önemli bir yasanın toplumun bütün kesimleri tarafından yeterince incelenmesi, hukukçular tarafından değerlendirilmesi, siyasi partiler tarafından kendi tabanlarıyla tartışılması, sivil toplumun görüşlerinin alınması ve gelecekte doğurabileceği sonuçların bütün yönleriyle ortaya konulması mümkün müdür?

Elbette siyasi partilerin Meclis sürecinde metni inceleme ve görüşlerini açıklama imkânı olmuştur. Ancak mesele yalnızca milletvekillerinin birkaç gün içerisinde bir metni okuyup oy kullanması değildir. Mesele, böylesine tarihsel sonuçları olabilecek bir düzenlemenin toplum tarafından anlaşılması, tartışılması ve mümkün olduğunca geniş bir toplumsal mutabakatla şekillenmesidir.

Beş gün içinde yasalaşmış olması, yasanın yanlış olduğu anlamına gelmez. Fakat böylesine kapsamlı bir düzenlemenin toplumun bütün kesimleriyle yeterince müzakere edilip edilmediği sorusunu da ortadan kaldırmaz.

Aleviler bu yasayı kendi talepleri açısından tartışabildi mi?

Siyasi tutuklular açısından doğuracağı sonuçlar bütün açıklığıyla ortaya konuldu mu?

Kayyım uygulaması, demokratik siyaset hakkı, Kürt kimliği ve dili, eşit yurttaşlık ve diğer demokratikleşme başlıkları bakımından yasanın ne getireceği toplum tarafından yeterince değerlendirilebildi mi?

Daha önemlisi, yasa kapsamına girmeyen veya girmesi tartışmalı olan kesimlerin ne yaşayacağı konusunda açık ve bağlayıcı güvenceler ortaya konuldu mu?

Bütün bunlar cevaplanmadan, yalnızca “barış için evet” demek yeterli midir?

Bir yasaya destek vermek, onun bütün sonuçlarını sorgulamadan kabul etmek anlamına gelmemelidir. Tam tersine, barış gibi toplumun tamamını ilgilendiren tarihsel bir konuda en küçük ayrıntının bile tartışılması gerekir.

Çünkü demokratik toplumlarda hızlı karar almak ile sağlıklı karar almak aynı şey değildir.

Özellikle Aleviler açısından bu soruların cevabı son derece önemlidir. Çünkü Türkiye’de Alevilerin yaşadığı sorunların önemli bir bölümü ne PKK meselesidir ne de yalnızca Kürt sorunuyla açıklanabilir. Cemevlerinin statüsünden zorunlu din derslerine, Diyanet’in yapısından kamusal alanda eşit yurttaşlığa kadar Alevilerin onlarca yıldır dile getirdiği temel talepler hâlâ ortadadır.

Dolayısıyla bir barış yasası hazırlanırken Alevilerin ve diğer inanç topluluklarının bu sürecin dışında bırakılması, gelecekte yeni kırılmalar yaratabilir.

Daha da önemli bir mesele siyasi tutukluların durumudur.

Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Kobani davasında tutuklu bulunan siyasetçiler, Gezi davasındaki isimler ve başka siyasi davalar bakımından bu yasanın somut olarak ne ifade ettiği konusunda toplumun kafasında hâlâ ciddi soru işaretleri bulunmaktadır.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da farklı açıklamalarında mevcut hukuksuzluklara dikkat çekerek Demirtaş, Yüksekdağ ve diğer siyasi tutukluların serbest bırakılması gerektiğini açıkça ifade ediyor.

O halde mesele çok basit bir soruya indirgenebilir:

Bu yasa gerçekten demokratikleşmenin ve barışın hukuki zemini olacaksa, siyasi tutuklular bundan nasıl ve ne zaman yararlanacak?

Eğer yararlanacaklarsa bunun açıkça yazılması ve söylenmesi gerekmez mi?

Eğer yararlanmayacaklarsa, o zaman hangi barıştan söz ediyoruz?

Çünkü hukukta belirsizlik, özellikle özgürlükler söz konusu olduğunda, başlı başına bir sorundur. “Yasa doğru uygulanırsa kapsar” demek, aslında yasada açık bir güvence bulunmadığını da kabul etmek anlamına gelebilir.

Barışın geleceği yorumlara, siyasi iradenin günlük tercihine veya iktidarın takdirine bırakılmamalıdır.

Bugün “uygulanırsa kapsar” denilen bir düzenleme yarın farklı yorumlanırsa ne olacaktır?

İktidar değiştiğinde başka türlü uygulanırsa ne olacaktır?

Devletin mevcut Anayasa ve uluslararası mahkeme kararlarını uygulamadığı bir ülkede, yeni bir yasanın uygulanacağına dair güvence nasıl oluşturulacaktır?

İşte tam da burada siyasi samimiyet meselesi ortaya çıkıyor.

Bir siyasi parti barıştan yana olduğunu söyleyebilir. Savaşın sona ermesini destekleyebilir. Bunun karşılığında eleştirilmesi de gerekmeyebilir. Fakat desteklenen yasanın içeriği konusunda ciddi soru işaretleri varsa, bunları dile getirmek barış karşıtlığı değildir.

Tam tersine, barışın kalıcı ve adil olmasını istemektir.

Burada muhalefetin ve özellikle DEM Parti’nin karşı karşıya olduğu başka bir ciddi sorun daha vardır.

Seçimlere yaklaşılırken hiçbir siyasi parti “savaştan yana” görünmek istemeyebilir. Barış talebinin toplumdaki güçlü karşılığı nedeniyle siyasi aktörler sürece destek vermeyi tercih edebilir. Fakat bir siyasi parti, içeriğine ilişkin tereddütleri bulunan bir yasayı yalnızca seçimlerde yanlış yerde görünmemek adına destekliyorsa, bu durum siyasetin kendisi açısından da ciddi bir çelişki yaratır.

Çünkü seçmen yalnızca barış söylemini değil, neyin karşılığında hangi barışın kurulduğunu da sorgulayacaktır.

DEM Parti tabanının önemli bir bölümünün de önümüzdeki dönemde soracağı soru budur:

“Biz kırk yıldır ne için mücadele ettik?”

Dağlarda savaşan, bedel ödeyen, yakınlarını kaybeden, cezaevlerine giren, sürgün yaşayan insanlar açısından süreç yalnızca silahların bırakılması meselesi değildir. Onlar açısından aynı zamanda verilen mücadelenin hangi siyasal ve demokratik kazanımlara dönüştüğü önemlidir.

Eğer yıllarca “özgürlük”, “demokrasi”, “kimlik”, “Kürt halkının kendi geleceğini belirleme hakkı” gibi talepler üzerinden yürütülen mücadele, sonunda yalnızca silahların bırakılmasıyla sonuçlanır ve bunun karşılığında demokratikleşme gerçekleşmezse, tabanda çok ciddi bir hayal kırıklığı oluşabilir.

Kendilerini kandırılmış hisseden insanlar ortaya çıkabilir.

Bu nedenle DEM Parti’nin önündeki en büyük sınav yalnızca Meclis’teki oy değildir.

Asıl sınav, kendi tabanını ikna edebilmesidir.

Çünkü sandık günü geldiğinde seçmenlerden “barış için destek verin” demek yeterli olmayabilir. Seçmen şunu soracaktır:

Bu barış bize ne getirdi?

Siyasi tutuklular özgürleşti mi?

Kayyım uygulaması sona erdi mi?

Seçilmişlerin iradesi güvence altına alındı mı?

Kürt kimliği ve dili konusunda demokratik güvenceler sağlandı mı?

Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri karşılık buldu mu?

Demokratik siyaset üzerindeki baskılar sona erdi mi?

Yargı bağımsızlığı güçlendi mi?

Eğer bunların cevabı “henüz değil” olacaksa, toplumun barışa olan inancını nasıl koruyacağız?

O halde mesele yasaya “evet” veya “hayır” demekten çok daha büyüktür.

Mesele, bu yasanın Türkiye’yi gerçekten demokratikleştirecek bir başlangıç olup olmayacağıdır.

Çünkü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi süreçleri kendi gündemi doğrultusunda yönlendirme konusunda oldukça deneyimli olduğu ortadadır. Eğer iktidar gerçekten seçimlere hazırlanan bir siyasi tablo içerisinde barış sürecini kendi lehine kullanabilecek bir zemine kavuşursa, bunun önemli bir siyasi avantaj yaratması mümkündür. “Savaşı bitiren iktidar”, “ülkeye huzur getiren iktidar” ve “Terörsüz Türkiye’yi gerçekleştiren iktidar” söylemleri, seçim döneminde güçlü bir siyasi propaganda aracına dönüşebilir.

Burada muhalefetin dikkat etmesi gereken nokta tam da budur. Barış sürecinin sahibi yalnızca iktidar olarak görünür, muhalefet ise sürecin dışında kalmamak adına yapılan her düzenlemeye destek vermekle yetinirse, ortaya ciddi bir siyasi dengesizlik çıkabilir. İktidar hem güvenlik sorununu çözen hem de ülkeye barış getiren aktör olarak kendisini konumlandırırken, muhalefet demokratikleşme taleplerini yeterince görünür kılamayabilir.

Bu durumda özellikle DEM Parti açısından mesele daha da önem kazanmaktadır. Parti, barış sürecine destek verirken kendi demokratik taleplerini ve tabanının beklentilerini yeterince güçlü biçimde ortaya koyamazsa, süreçten siyasi olarak en fazla yararlanan taraf iktidar olabilir.

Oysa barış, herhangi bir iktidarın seçim kampanyasına dönüştürülebilecek bir siyasi başarı hikâyesi olmamalıdır. Barış, toplumun ortak kazanımı olmalıdır. Eğer bu süreç gerçekten demokratikleşmeye, siyasi özgürlüklerin genişlemesine, siyasi tutukluların özgürleşmesine, kayyım uygulamasının sona ermesine, Kürt sorununun demokratik çözümüne ve Aleviler başta olmak üzere bütün yurttaşların eşitliğinin güvence altına alınmasına yol açarsa, bundan kimin siyasi olarak kazanç sağladığından çok toplumun kazanması önemlidir.

Fakat barış süreci bunları gerçekleştirmeden yalnızca “savaşı bitiren iktidar” söylemine indirgenirse, o zaman ortada yalnızca bir barış süreci değil, aynı zamanda iktidarın seçim stratejisinde kullanabileceği güçlü bir siyasi araç ortaya çıkmış olur.

Asıl tehlike de burada başlamaktadır: Barışın toplumsal kazanıma dönüşmesi yerine, iktidarın siyasi kazanımına dönüşmesi.

Ancak asıl tehlike bundan da büyüktür.

Eğer barışın toplumsal karşılığı güçlü bir demokratikleşme olmazsa, Türkiye bir süre sonra eski sorunların başka biçimlerde yeniden ortaya çıkmasına tanıklık edebilir.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, barışın karşısına geçmek değil; barışın içini doldurmaktır.

Alevilerin, Kürtlerin, Türklerin, farklı inançların, farklı kimliklerin, siyasi tutukluların, kadınların, gençlerin ve toplumun bütün kesimlerinin kendisini içinde bulabileceği bir demokratik düzen kurulmalıdır.

Gerçek barış, bir tarafın diğer tarafı ikna etmesi değildir.

Gerçek barış, herkesin kendisini güvende hissettiği bir hukuk düzenidir.

Bu nedenle çerçeve yasaya bakarken yalnızca “savaş bitecek mi?” diye sormak yetmez.

“Bu yasa bize nasıl bir Türkiye getirecek?” diye sormak gerekir.

Çünkü savaşın bitmesi büyük bir kazanımdır. Fakat adaletsizlik devam ediyorsa, siyasi tutuklular cezaevindeyse, seçilmişler görevlerinden alınıyorsa, Aleviler eşit yurttaş olarak kabul edilmiyorsa ve demokratik siyaset hâlâ güvence altında değilse, ortada henüz tamamlanmış bir barış yoktur.

Sadece savaşın sona ermesi değil, savaşı ortaya çıkaran siyasal zeminin de ortadan kaldırılması gerekir.

Ve bunun yolu, toplumun yeterince tartışma imkânı bulamadığı hızlı düzenlemelerden değil; açık, şeffaf, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı ve herkes için eşit uygulanan bir demokratik hukuk düzeninden geçer.

Çünkü gerçek barış, sadece dağdaki silahın susması değil; Meclis’teki sözün, sokaktaki protestonun, cezaevindeki insanın, sandıktaki iradenin ve toplumdaki her inancın özgürleşmesidir.

Biz barışa karşı değiliz. Biz, adı barış olan ama adaleti, özgürlüğü ve eşit yurttaşlığı güvence altına almayan bir düzenlemeye karşı soru sormaktan çekinmiyoruz.

Çünkü barış olacaksa herkes için olmalıdır.

Yoksa adı barış, kendisi yeni bir belirsizlik olur.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK HABERLER

BİZİ TAKİP EDİN

289,397BeğenenBeğen
2,317TakipçiTakip Et
20,344TakipçiTakip Et
1,237AboneAbone Ol
- Reklam -

EN SON HABERLER