“İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, devletlerin ve iktidarların tarihi değildir. Aynı zamanda insanların çektikleri acılara verdikleri anlamların da tarihidir. Çünkü insan, yaşadığı her şeyi açıklamak ister. Açıklayamadığı şey onu korkutur. Bu yüzden acıya bir isim verir, eşitsizliği normalleştirir, adaletsizliği meşrulaştırır ve zamanla bunlarla yaşamayı öğrenir” ✍️AABK Eşit Başkanı Filiz Çağlar Selçuk yazdı.

Sözün bittiği yer, çoğu zaman çığlıkların yükseldiği yer değildir; insanların suskunluğu olağan kabul etmeye başladığı yerdir.
Toplumlar büyük yıkımlarla bir anda çökmez. Çoğu zaman küçük sessizliklerin, görmezden gelinen haksızlıkların ve zamanla kanıksanan adaletsizliklerin birikimiyle dönüşür. İnsanların alıştığı her şey, bir süre sonra hayatın doğal bir parçası hâline gelir.
Bir çocuk yoksul doğar ve buna kader denir.
Bir kadın hayatı boyunca görünmeyen emek üretir ve buna fedakârlık denir.
Bir genç hayallerini terk eder ve buna hayatın gerçeği denir.
Bir halk unutulur ve buna tarih denir.
Bir insan susar ve buna olgunluk denir.
Oysa bazen bütün bu isimlendirmeler, gerçeğin üzerini örten ince bir örtüden başka bir şey değildir.
İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, devletlerin ve iktidarların tarihi değildir. Aynı zamanda insanların çektikleri acılara verdikleri anlamların da tarihidir. Çünkü insan, yaşadığı her şeyi açıklamak ister. Açıklayamadığı şey onu korkutur. Bu yüzden acıya bir isim verir, eşitsizliği normalleştirir, adaletsizliği meşrulaştırır ve zamanla bunlarla yaşamayı öğrenir.
Belki de çağımızın en büyük sorunu yoksulluk değildir.
Belki savaş da değildir.
Belki de en büyük sorun, insanın her şeye alışabilmesidir.
Açlığa alışır.
Şiddete alışır.
Ayrımcılığa alışır.
Yalana alışır.
Haksızlığa alışır.
Sonunda kendi sessizliğine bile alışır.
İşte sözün bittiği yer tam da burasıdır.
Çünkü bazı toplumsal meseleler, yeterince konuşulmadığından değil; fazlasıyla konuşulduğundan çözümsüz kalır. Herkes konuşur ama kimse duymaz. Herkes anlatır ama kimse anlamaz. Sözcükler çoğaldıkça anlam azalır.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar artık hakikati aramaktan çok kendi haklılıklarını kanıtlamaya çalışıyor. Oysa hakikat, çoğu zaman hiçbir tarafın bütünüyle sahip olamayacağı kadar büyük bir şeydir.
Belki de bu yüzden toplumlar değişmekte zorlanıyor.
Çünkü insanlar gerçeği görmekten değil, gerçeğin kendileriyle ilgili kısmını görmekten korkuyor.
Bu yazılar kimseyi suçlamak için yazılmayacaktır.
Kimseyi aklamak için de…
Çünkü mesele kişiler değildir.
Mesele, insanların kurduğu düzenlerin zamanla insanın önüne geçmesidir.
Mesele, hayatı kolaylaştırmak için kurulan yapıların zamanla hayatı zorlaştırmasıdır.
Mesele, insanı korumak için ortaya çıkan kurumların bazen insanı unutmasıdır.
Ve mesele, bütün bunlar olurken çoğumuzun bunu sıradan kabul etmeye başlamasıdır.
Sözün bittiği yer, aslında düşünmenin başladığı yerdir.
Çünkü bazen cevaplardan değil, rahatsız edici sorulardan öğreniriz.
Belki de bu yüzden hâlâ sormak gerekir:
Normal dediğimiz şey gerçekten normal mi?
Adalet dediğimiz şey gerçekten adil mi?
Özgürlük dediğimiz şey gerçekten özgürlük mü?
Ve en önemlisi…
İnsan, kendisine öğretilen hayatı mı yaşıyor; yoksa yaşamayı seçtiği hayatı mı?
Belki de bir toplumun en büyük felaketi yoksulluk değildir.
Belki işsizlik de değildir.
Belki ayrımcılık, şiddet ya da göç de değildir.
Bir toplumun en büyük felaketi, bütün bunların sıradanlaşmasıdır.
Çünkü insan, karşı çıktığı şeyleri değiştirebilir.
Ama normal kabul ettiği şeylerle yaşamayı öğrenir.
İşte sözün bittiği yer tam da burasıdır.
Ve belki de tam bu yüzden, yeniden söze buradan başlamak gerekir.
