“Bugün susmayı tercih etmek, yarının karanlık dünyasına şimdiden onay vermek demektir. Ya bu karanlığa teslim olacağız ya da aydınlık bir geleceği hep birlikte kuracağız.” Özkan Lafatan yazdı✍️
Dünya bugün, “nükleer güvenlik” ve “barış anlaşmaları” adı altında pazarlanan küresel hamlelerin gölgesinde yeni bir dönemece giriyor. Ancak bu parıltılı kavramların ardında, aslında enerji hatları ve bölgesel güç haritaları üzerinde yürütülen acımasız bir hegemonya savaşı yatıyor. Halk iradelerinin sistemli bir şekilde devre dışı bırakıldığı, yalnızca çıkar topluluklarının sahnede olduğu bu devasa oyunun neresinde durduğumuz sorusu, bugün her zamankinden daha hayati bir önem taşıyor.
İkiyüzlüler Perdesi
Tarihsel süreçte Alevi katliamları karşısında derin bir sessizliğe bürünen bir anlayışın, bugün Ortadoğu coğrafyasına “demokrasi dersi” vermeye yeltenmesi, izahı güç bir çelişkiyi barındırıyor. Kendi yurttaşının en temel adalet taleplerini şiddetle bastırırken, bölgeye sahte bir “özgürlük misyonu” biçenlerin, içinde bulundukları bu yaman çelişkiyle er ya da geç yüzleşmeleri kaçınılmaz görünüyor. Muhalefetin baskılandığı, gazetecilerin, aydınların ve öğrencilerin demir parmaklıklar ardına itildiği bir düzenin, bölgeyi yeniden dizayn eden süper güçlerle kol kola yürümesi aslında şaşırtıcı değildir; zira bu çarpık düzenin ağır faturası, her zaman olduğu gibi yine emeğiyle ve geleceğiyle sınanan halka kesilmektedir.
Görmezden Gelinen Gerçekler
Yanı başımızda işlenen mezhepsel nefret suçları sistematik bir şekilde görünmez kılınırken, eğitim sistemi dini kalıplarla yeniden inşa edilerek düşünce yerine itaat üreten bir yapıya dönüştürülüyor. “Dindar ve kindar nesil” hedefiyle toplumsal doku zedeleniyor, kadın cinayetleri “fıtrat” kavramıyla meşrulaştırılmaya çalışılarak adalet vicdanı susturuluyor. Toplumsal hafıza bilinçli bir şekilde uyuşturuldukça, sessizliğin bir yaşam biçimi olarak kanıksatıldığı bu süreçte unutulmamalıdır ki; suskunluk, en derin suç ortaklığına dönüşmektedir.
Bir Değerin Tarafında Durmak
Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele sadece basit bir siyasal saflaşma değil, bizzat insani bir tercih meselesidir. Gelinen noktada laik ve demokratik Cumhuriyet’ten, eşit haklardan ve özgürlüklerden yana olup olmadığımızı kendimize sormamız gerekiyor. Kadınları kalıplara hapsedenlerin mi yoksa eşitliğin sesini yükseltenlerin mi safında duracağımız, öldürülen öğretmenlerin ve susturulan gençlerin yanında mı yoksa zalimlerin sessiz tanıkları arasında mı yer alacağımız, bugünün temel sınavını oluşturuyor.
Tarihin Hükmü
Toplumun vicdanını köreltenler, adaleti çiğneyenler ve zulme karşı dilsiz kalanlar, tarihin tarafsız hükmü önünde hak ettikleri yeri mutlaka alacaklardır. Bu süreç yalnızca politik bir seçim değil, insanlık onurunun en çetin sınavlarından biridir. Adaletin sustuğu yerde yankılanan her sessizlik, tarih sayfalarına silinmez birer not olarak düşülmektedir.
Laiklik: Toplumsal Vicdanın Son Kalesi
Din ve vicdan özgürlüğünün, toplumsal barışın ve yurttaş eşitliğinin yegâne teminatı olan laiklik, bugün savunulması gereken en kritik mevzi konumundadır. Bu ilkeye sahip çıkmak sadece hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. Zira laiklik ilkesine karşı gösterilen her türlü kayıtsızlık, toplumun üzerine çökecek yeni bir karanlığa davetiye çıkarmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.
Son Söz: Ya Sessizlik, Ya Direniş
Bugün susmayı tercih etmek, yarının karanlık dünyasına şimdiden onay vermek demektir. Faşizme ve haksızlığa karşı omuz omuza gelenlerin yanında durmak, insan olmanın en temel onurudur. Unutulmamalıdır ki tarih, olup biteni sessizce izleyenleri değil, inançla direnenleri ve aydınlığı inşa edenleri yazacaktır. Nihayetinde karar, hepimizindir: Ya bu karanlığa teslim olacağız ya da aydınlık bir geleceği hep birlikte kuracağız.
